Dün, BDP’ye çağrıda bulunmuş, hem ilçedeki ‘hassas’ duruma hem de zamanlamaya işaret ederek, ‘gelmemeleri’ gerektiğini hatırlatmıştım..
Geldiler!
Ama geldikleri gibi, döndüler..
Ateş topuna dönen Dörtyol’a bu ziyaretin izahı yoktu zaten..
Hatay Valisi M. Celalettin Lekesiz’in ilçedeki ‘hassas’ durum ve ‘zamanlama’ ölçüsüne dayanarak, BDP konvoyunu durdurulması yönündeki telkinleri doğrudur..
Çünkü normalleşmeye ihtiyacımız var..
Bunun için de zaman gerekiyor..
Hayırlısı oldu..
Dörtyol’a giden arkadaşlarımın izlenimlerine baktıkça..
Her şey, çok ciddiye almamız gereken bir etnik çatışma riskinin büyüdüğüne işaret ediyor..
Olayları yatıştırmak, varsa provokatörleri yakalamak, bunun nasıl bir tezgâhın işi olduğunu açığa çıkarmak kuşkusuz ki hükümetin görevidir.
Ve bunda düne kadar başarılı olunduğunu söyleyebilmemiz mümkün değil.
Yine de.. Dörtyol’daki olayların birbirini tekrarlamamasını diliyoruz..
Ve siyasiler birbirlerini suçlamadan önce ‘nerede hata yapılıyor’ sorusuna muhattap bir sisteme dayanmak zorundadırlar.
Her yerde hep aynı sorunun yanıtı aranıyor:
Ne oldu da bugüne kadar birbirlerinin kimliklerini sorgulamadan, kavgasız dövüşsüz yaşayan insanlar bu hale geldiler?
Yanıtı.. Hiç birimizin içeriğini bilmediği, hükümetin ise başını sonunu düşünmeden yapacağını ilan ettiği “açılım”dan başka bir şey değil.
Mesele en başından itibaren, bir temel insan hakları ve demokratikleşme sorunu olarak ortaya konmadı.
Habur ile kesilen ve PKK’nın azgınlığıyla iyice unutulan ve kimsenin içeriğinin ne olduğunu bilmediği bu süreç toplumdaki bölünme endişesini kökleştirdi ve Kürtleri temsil ettiğini iddia eden partinin yangının üzerine körükle gitmesi provokasyonlara uygun bir ortam yarattı.
Böyle derin sorunların çözümünün şipşak formüllerle olamayacağını artık gördüğümüzü ümit ediyorum.
Bir hükümetin, bir ülkeyi rahat yönetmek istiyorsa siyasi gerilimler yaratmaktan kaçınması gerektiğini defalarca yazdığımı hatırlıyorum..
İşte görüyoruz, siyasi gerilim sürüyor!
Oysa görev yine hükümete düşüyor. Yangın büyüyüp, yaygınlaşmadan tansiyonu düşürmek, o tansiyonu yükseltenlerin işidir!

İSDEMİR’E YAKIŞAN BUYDU!
İSDEMİR, krizin yan etkileriyle epeyce bir boğuştu.
İşçi çıkarmak yerine maaşlar düşürüldü.. Yine de yoğun bir gayret ve çalışma azmi vardı İSDEMİR çalışanında..
Derken, bir süre sonra, ikramiyeler dağıtıldı..
Yine yetmedi..
İşte o gün geldi, gereği yapıldı..
Söz verildiği gibi bugün de.. Daha Ağustos’a dayanmadan işçiye hakkı olan yüzde 35’lik maaş artışı sağlandı,
Çelik-İş Sendikası transfer peşinde koşarken, iyi futbolcularla anlaşma yapmak için ‘papel’ sayarken, bence o parayı hem sendikaya, hem kulübe, hem futbolculara kazandıran İSDEMİR işçisi için de birşeyler yapma vaktiydi..
Bence en flaş transfer ücretinden bile daha önemli bir durumdu bu..
İSDEMİR işçisinin yüzü bu kez Ramazan ayında güldü..
Başta OYAK olmak üzere, İSDEMİR yönetimine teşekkür ediyorum..
En hayırlısı buydu..

EMEKLİ BAŞBAKAN DANIŞMANIN MEKTUBU
“- Bir yanda İstanbul sahillerinden geçim sıkıntısı içindekilere nanik yapılırcasına maganda düğünlerinde havalara fırlatılan banal ve vahşi havai fişeklerin gürültüleri, öte yanda güney-güneydoğu sınırlarımızda patlayan hain mayınların seslerinde şehit düşen evlatlar, sönen ocaklardan lavlar gibi fışkıran feryatlar, gözyaşları… Olur mu Yüce Tanrım sen söyle.. Ülkenin öz evlatları? Milleti, devleti, ordusuyla nasıl bu aldırmazlıkları sindirebiliyor içlerine.
Anlayamıyorum.
Bugün 80’ine yaklaşan yaşamımın başlarında ülke ve kentlerimiz ahlak, saygı ve sevgi dolu mekanlar ve meydanlarında dostlukların yaşandığı o yıllar 1932-1952 arası sadece 20 yıl sürebildi.. Hey-hat!
İşte o yıllar aramızdan ayrılan kutsal varlıkların ardından sadece ağıtlar yakılmaz, tüm yurtda devletçe matem günleri ilan olunur, radyo günlük musiki ve türkülerin yerini klasik müziğe bırakırdı.
Yaylı tamburda İzzettin Ökte, ağabeyi neyzen Burhanettin, kemençede Menemencizade Recai Beyler ve niceleri..
O yıllar ülke arabeske, sözde caz ezgilerine yenik düşmemişti..
Ata ve Hasan Âli’lerin eğitim ve kültürel ortamında yerine göre günlerce ve saatlerce huşu dolu yayınlar yapılır, bayraklar iner ve acılar yurt sathında yüreklere basılırdı..
Acılar devlet ana denilen kucaklarda sürerdi.
Radyolar da saat 24.00’te İstiklal Marşı ile son bulurdu.
Ne de çabuk unutuldu bu saygınlıklar değil mi?
Bir de bugünkü durumlara bakınız!.. Aldırış eden mi var?
Devlet ağlıyor ama nereye? Neye ve ne anlamda hıçkırılıyor!
Her zaman düşündüğüm ve söylediğim gibi hiç kuşkusuz ülkede; toplumsal bir hafıza kaybı yaşanıyor.. Hem de her konuda.
Acaba zeka seviyemizde de mi düşmeler var diye düşünmekteyim.
İnsana, ulu kişiler, düşünürler, yazarlar, bilim ve gerçek sanat erbabına da artık saygı kayboldu. Bunları 60 yıllık bir mimar ve eski bir hoca olarak söylüyorum; çevremiz ve Ata sanatı mimarlığımız da işte bu olumsuzluklardan nasibini almakta..
Çevre toplumun aynasıdır öyle değil mi? Görülmüyor mu..?”
Veli Behruz ÇİNİCİ
Em. Başbakan Baş Danışmanı
1993-98 arası
Büyükelçi – Mimar

Sizin Yorumunuz

Please enter your comment!
Please enter your name here