Aynen aktarıyorum.
” İskenderun’un geleceğini tartışmak yerine, çözümsüz adımlarla her saniyenin engellere zorunlu bırakılması çağdaş bir yapıda hiç arzu edilmeyen bir tercihtir.”
Bu sözleri bu aralar, İskenderun ’da ikamet eden seçkin aile reislerinden tutundan da, sade esnaf kesimine kadar her yelpazeden sıkça duyar oldum.
İsterseniz bu sözleri günlük dile çevireyim.
İş dünyasına hükmeden sözlerin tercümesi şöyle:
“Nedir bu olup bitenler? Her hafta, biri ötekine atıfta bulunuyor. Kavga edip hır çıkarıyor. Sonra gelip, programlarınızı önümüze koyuyorsunuz. Biz de kent çıkarları için bir iki laf edince bu defa bize hakarete, tehdide, şantaja başlıyorsunuz.”
Evet o sözlerin anlamı budur.
Şimdi şapkayı önümüze koyup düşünelim.
İskenderun’u ekonominin lokomotifi haline getiren, ihracat şampiyonu yapan, zıtlaşmak yerine hizmette bütünleşme bekleyen işadamlarının veya bir, iki kuruş hesap tutmak için müşteri arayan esnafın bu tavrı yanlış mı?
Bu kentin yerel idarecileri, ilçe başkanları, sivil toplum kuruluşları ya da kendine “demokrat” sıfatını kolayca yapıştıran gazetecileri, bu soruyu hiç kendi kendilerine sordular mı?
Bir Allah’ın kulu çıkıp, “Yahu arkadaşlar, İskenderun’da yapılacak daha çok iş var, bu süreçte biz ne yaptık? Bir araya gelip siyasi çözüm aradık mı?” sorusunu samimi olarak sordu mu?
Nerdee!..
Tepkinin dozajı giderek artıyor..
Kılıçların keskinliği acıtıyor..
Yüreğe işaretlenen oklar, İskenderun’un huzuruna saplanıyor..
Ne olursa olsun..
Böylesine bir tutumun benimsenmesi beklenemez.
İskenderunlu, köle pazarından satın alınan ‘oy’ değildir.
Dün de yazdım, bugünde yazıyorum..
İskenderun’da hiçbir siyasinin, gelecekteki hedeflerimiz ve değerlerimiz üzerine dinamit koymaya hak ve yetkisi yoktur.
Görüyorum ki..
Sendikacı, öğretmen, öğretim üyesi, oda başkanı, dernek yönetimi, ‘yerel siyasetteki kamplaşmaya’ karşı küçük parmaklarını oynatmadılar, oynatmıyorlar.
Her şey geçip gittikten sonra laf söyleyip, bir iki kelimelik ‘yazıktır’ türündeki senaryo ile vicdanlarını temizlediklerini zannettiler.
O yüzden de halkın tercihini, “bizim tercihimizdir” gibi kargaları bile güldüren bahanelerle açıklamaya çalıştılar.
Bakıyorum şimdi de aynı şeyi yapıyorlar.
“Biz bu noktaya neden geldik?” sorusunu soran yok.
Hatta sormaya cüret edenlere “Ahlaksız” yaftası yapıştıranlar bile oluyor..
Ben diyorum ki, o hataların doğuracağı sonuçların hesabını tutmadan bu krizi nasıl aşacağız?
Yani, yarın birileri bu kamplaşma sonunda ‘anlaşma-uzlaşma’ türünden bir kelebek etkisinden faydalandığı takdirde, “Nerede kalmıştık” deyip, ‘intikam’ hoyratlığına aynen devam mı edeceğiz?
Böylesine abuk sabuk uygulamaları bir lisans başvurusu olarak mı kabul edeceğiz?
Yoksa yapılan hayati derecede önemli hataları tespit edip, birlikte yaşama adabı arayışı için sağlanmış bir imkan mı?
Hata derken de sadece siyasilerden söz etmiyorum.
Herkesten, hepimizin hatalarından söz ediyorum.
İskenderun’un asıl meselesi budur çünkü..
KONUŞMA!
Yine biz Türkleri, diğer Avrupa ülkelerinden ayıran bu özelliği birileri almış, derlemiş..
Yukarıdaki yazıma uygun bir yaklaşım tarzı..
Fazla uzatmadan konuya gireyim:
Fransızlar, düşünmeden konuşur,
İtalyanlar, hiç dinlemez hep konuşur,
Almanlar, hızlı düşünür hızlı konuşur,
Amerikalılar, hem düşünür hem konuşur,
Japonların hepsi dinler biri konuşur,
Türkler, ya hepsi konuşur veya hiçbiri konuşmaz.
Ne demek istediğimi anlamışsınızdır!

Sizin Yorumunuz

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty + 6 =